10 Şubat 2009 Salı

Mesut OZİL


Mesut Özil 1988 Gelsenkirchen doğumlu Türk kökenli Alman vatandaşı. Onu neden Türk kökenli bir Alman olarak gördüğümü yazımın sonunda açıklayacağım. 1995-200o yılları arası Gelsenkirchen'in amatör takımlarında top koşturduktan sonra 5 yıl da bir çok Türk futbolcunun oynadığı Rot-Weiss Essen takımında bulunmuş. Ardından üç yıllık bi Schalke 04 macerası. O zamanlardan adını duyardık. Cassio Lincoln'ün son haftalara denk gelen sakatlığında Schalke 04 şampiyonluğu kaçırmıştı. İşte o son haftalarda Cassio'nun yerine forma giyen isim olmuştu Schalke'de. 2008'de de doğup büyüdüğü şehri bırakarak Werder Bremen'e transfer oldu. Bu süre zarfında da 21 kere 21 ve 19 yaş altı Almanya Milli Takımı formasını giyip toplamda 8 gol atmış.
Sene 2009 Mesut artık 21'yaşını bitirdi ve üst düzey milli takımlarda oynama zamanı geldi. Büyük merak Türk Milli Takımını mı yoksa Alman Milli Takımını mı seçeceği konusundaydı. O bence de haklı olarak doğup büyüdüğü, futbol oynamayı öğrendiği ve bir yıldız olarak yetiştirildiği ülkenin milli takımını seçti. Şimdilerde Türkiye ona kırgın.
Biz ülkemizde yaşayan farklı ırk ve etnik kökenli insanları tek bir kimlik, Türk kimliği altında toplamaya çalışırken neden Mesut Özil'in Türk kökenli bir Alman olmasına kızıyoruz. Oysa Türkiye'de sadece 5-6 yıl çalışıp, daha dilimizi bile çok iyi bilmeyen futbolcuları Türk yapıp bununla gurur ve sevinç duymuyor muyuz? Söz gelimi Aurelio'nun Türk Milli takımında top oynama hakkı olduğundan daha çok Mesut'un Alman milli takımında top oynama hakkı yok mudur?

Aylardan Şubat, Konumuz Hediye...

Önümüzdeki cumartesi günü sevgililer günü. Bu aralar alışveriş merkezlerinde sevgililerin yaptığı hummalı bi çalışma var. Bir çok özel gün gibi, bu gün de en çok ekonomik dünya düzeninin hep kazananı olanların günü olacak aslında.
Sevgiler Günü'nün kutlanıyor olması bana hep saçma gelmiştir. Bu günü kutlayanların aslında sevgililerini kutladıklarını değil de, yalnız geçirmiş oldukları yıllarından intikam aldıklarını düşünürüm hep. Neyse, yazmak istediğim Sevgililer Günü'nün anlam ve önemi değil de bu gün için alınan hediyelerin anlamı ya da anlamsızlığı. Uzunca bir süre bu hediyelerin çok gereksiz olduklarını düşündüm. Artık öyle düşünmüyorum. Çünkü hediye iki insanın mazisinde güzel günlerin de olduğunun bir kanıtı. Öyleyse Sevgililer Günü'nde alınan hediye, iki insanın bir zamanlar birbirlerini sevdiklerinin ve bu yüzden mutlu olduklarının kanıtı oluyor. Büyük ya da küçük bir hediye olmasının değil de; unutulmaz olmasının bir önemi var daha çok. Kişiye ve ilişkiye özel olmasının. İşte bu yüzden çiçek belki de hediyeler arasında ilk defa anlamını yitiriyor.
Herşeyi daha güzele çevirmek, geçmiş yanlışlarımızı düzeltmek veya kendimizi affettirmek için hediyeler aldığımız olmuştur. Genelde hepsi karşı tarafı etkileyecek temaya sahip olan hediyelerdi. Fakat bu hediye nasıl biri olduğunuzu anlatacak türden olmalı. Alışverişinizden ya da uğraşınızdan zevk almanız, mutlu olmanız ve mutlu etmeniz dileğiyle...

9 Şubat 2009 Pazartesi

Mart 2009

Coffee Movie Book : Rainy Day

Yağmurlu bir gün, bütün perdeler açık da olsa evin içi biraz karanlık, yapılacak şey belli; yatağa uzanıp film seyretmek ardından bir kaç sayfa kitap okumak ve bunları acı bi kahve eşliğinde Blog'a karalamak. Bundan zevk alıyor muyum? Hem de anlatılamaz bişekilde, belki pencereyi aralayıp daha iyisini yaşamak da mümkündü, ama elden gelen bu....

Slumdog Millionaire

Transpotting ve A Life Less Ordinary filmlerinin ingiliz yönetmeni Danny Boyle İngiltere'nin Oscar'ları olarak kabul edilen BAFTA ( British Academy of Film and Television Arts - İngiliz Sinema ve Televizyon Sanatları Akademisi ) ödül gecesinde En İyi Yönetmen ödülüne layık görüldü. Yönettiği film Slumdog Millionaire. Film Hindistan'da yaşayan müslüman bir sokak çocuğu olarak büyümüş ve bir iş yerinde çaycılık yapan Jamal Malik'in, bizdeki adıyla Kim Beşyüz Milyar İster yarışmasında büyük ödülü alışını anlatıyor. Jamal Malik büyük ödüle giden yolculuğunda çocukluk anılarıyla yüzleşirken, biz de Hindistan'ın yaşadığı siyasi ve sosyal değişimleri öğreniyoruz. Hindistan birilerini kızdırmış olmalı. Film çok etkileyici ve yaratıcı da olsa sinemanın siyasi kılıcı bu sefer de Hindistan'ı doğruyor. Ülkelerinde düzensizlik, fakirlik, pislik içinde yaşadıklarından hiç kuşkum yok da, modern çağdaş barışçıl ve küçümseyici Amerikan incileri eksik olsaydı daha iyi olurdu. Tabi bütün bu senaryo'dan yönetmen Boyle sorumlu değil. Gerçekten etkileyici bir yönetmenlik ve hakedilen bir ödül. Geri kalan 6 ödülden biri de en iyi film. Bence en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında da, yarışmanın sunucusu rolünü oynayan Anıl Kapoor'da en azından ödüllendirilmeli ya da aday gösterilmeliydi. Bakalım Oscar'da aday oldukları 10 daldan hangilerini alacaklar.
Bu arada ilginç bir ayrıntı, Hindistanlu sunucunun da sorduğu soru; Son Kararınız mı?

6 Şubat 2009 Cuma

-II-

...
Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Kardeşim olan gözlerini unutamadım
Çocuğum olan alnını sevgilim olan ağzını
Dostum olan ellerini unutamadım
Karım olan karnını ve önlerini
Orospum olan yanlarını ve arkalarını
İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını
Nasıl unuturum hiç unutamadım
Kibrit çak masmavi yanardı sesin
Ormanlara ormanlara yüzünün sesi
En gizli kelimeleri akıtırdı ağzıma
Şu karangu şu acayip şu asyalı aşkın
Soluğu kesen ağulayan ormanlarında
Yaşadım o kısa ve korkunç hükümdarlığı
Ve çarpıntılı yüreğim saçlarının akıntısında
Karadeniz'e karışırdı ordan Akdeniz'e
Ordan da daha büyük sulara
...

Yalanmak İster Misiniz?

"I am utterly, deeply, humbled and chuffed by the fact that I'm a stamp. I'm going to be licked by millions of Australians and I can't wait." ( Derin bir şekilde, pul olmamın verdiği mütevazi bir gurur içerisindeyim. Milyonlarca Avustralyalı tarafından yalanacağım için sabırsızlanıyorum )

"Australia Post" Avustralya'nın PTT'si. Oscar ödülü almış Avustralyalı efsanevi oyuncuların pullarını piyasaya sürüyolarlar. Cate Blanchett, Nicole Kidman, Geoffrey Rush ve Russell Crowe önümüzdeki günlerde, Avustralyalı'ların yalayıp mektuplarına yapıştırakları pulların üzerlerinde olacak isimler. Fotoğrafın üzerindeki söz Cate Blanchett'e ait. Hanımefendi milyonlarca Avustralyalı tarafından yalanacağı için çok heyecanlı görünüyor.

Eğer sizde yalanmak isterseniz kendi pulunuzu yaptırma imkanını PTT sunuyor. Yapmanız gerekenler ve ücretlere buradan ulaşabilirsiniz.

Bu yaz evlenecek çiftler şehir dışındaki yakınlarına gönderecekleri davetiyeleri kendi pullarıyla gönderebilirler, ya da sadece yalanmak istediğiniz için pul yaptırabilirsiniz...

5 Şubat 2009 Perşembe

Cemal Süreya ve Sonrası


Cemal Süreya hakkında yapılmış en ayrıntılı çalışma yayımlandı. Aşkları, söyleşileri, şiirleri, denemeleri...  Kitaba en çok Cemal Süreya'nın en büyük aşkı, boşandığı karısı Zuhal Tekkanat'ın katkısı olmuş. Boşandığı fakat arkasından "Biz hiç ayrılmadık / Yazılmadı adlarımız mezar taşlarına" dediği karısı.
Hiç Cemal Süreya'dan öncesi ve sonrası bir olur mu diyorum...

-I-
Saat Çini vurdu birden: pirinççç 
Ben gittim bembeyaz uykusuzluktan 
Kasketimi eğip üstüne acılarımın 
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın 
Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin 
Bir çocuk boyuna bir suyu söylerdi. Mavi. 
Bir takım genç anneleri uzatırdı bir keman 
Sen tutar kendini incecik sevdirirdin 
Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa 

...

Cam






http://ggcart.blogspot.com

4 Şubat 2009 Çarşamba

Tahran

Metropollerimizdeki büyük binaların, gökdelenlerin bir bir yükselmesi, insanlarımıza kendilerini gelişmiş bir ülkede yaşadıklarını hissettiriyor. Sanırım Amerikan filmlerinin bir etkisi. Alışveriş merkezleri iş merkezleri....
Fotoğraf Tahran'da çekilmiş; sene 2005. Eğer bu yapılaşma gelişmişlik göstergesiyse alın size çok küçümsediğiniz karanlık İran'ın başkenti....

3 Şubat 2009 Salı

Manzaralı Oda

Sanırım 2004'teki Yan Yana Fotoğraf Çekilelim'i sevdiğim kadar seveceğim bu albümü de. 8 numaralı şarkı beni yapıştırdı yere....

Saat gibi kurulmuş bizbize vurulmuşuz
Kapıları sürgülemiş kedere boyanmışız
Uyumuş uyanmış bir su içip yatmışız
Elimi tutmuş rüyaya dalmışız

O döner ben dönerim
O biter ben biterim
A benim ağlatanım a benim gül gecelerim
Bu manzaralı odada o bizim son gecemizdi

Uykudan önce bi damla gözyaşı
Dökmeyi unutmayınız yazdık duvarlara
Bizden sonra kalanlar okusun diyerek
Ayrılığın kapıda beklediğini bilerek

Kapıları çektik gözyaşı dökerek
O susar ben susarım o yanar ben yanarım
A benim ağlatanım a benim ağlayanım
Kalp atışlarını dinlediğim sevgilim

Davos'ta "One Minute" !!!

Geçen haftanın ülkemiz ve müslüman Orta Doğu ülkeleri için kahramanı kuşkusuz Recep Tayyip Erdoğan'dı. Bir çoklarına göre, bütün dünyanın söylemek isteyip de söyleyemediği İsrail zulmünü direkt olarak İsrail Cumhurbaşkanı'nın suratına çarpması bunun yanında da hemen hemen herkesin yıllardır hayalini kurduğu olayı; uluslararası bir platformda kendinden daha güçlü bir ülkeye, kendisine saygısızlık ve haksızlık yapıldığı gerekçesiyle "posta koyması" olayını gerçekleştirmesi onu bu konuma getirdi. Peki gerçekten de Başbakan bir kahraman mı ve gerçekten de Davos'taki o oturumda kahramanlık mı yaptı?
Çok güçlü bir ülke (!) olan ülkemizin Başbakanı bir süredir İsrail ve Filistin arasındaki gerginlikte arabuluculuk yaptığı bir sürece girdi. Gerginlik savaşa dönüşünce Başbakan da amerikanvari bir jandarmacılığa soyundu. Bu tavrının ve Davos'taki oturumu isteyen taraf olmasının, bir seçim yatırımı olmadığını umarak, ülkemiz için hayırlı olmasını diliyoruz. Fakat herkesin gözünden kaçan nokta şu; meşhur oturumda, konuşma süresi boyunca saygısız bi tavır takınan Şimon Peres'e Recep T. Erdoğan'ın gerçekten de bi tepki verip vermediği. Son söz Recep T. Erdoğan'a gelince büyük ihtimalle zaten oturumdan da önce söylemeyi planladığı şeyleri söyledi. Nitekim Peres'e yaptığı konuşmada, Peres'in Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na bir saygısızlık yaptığını hiç vurgulamadı. Biraz sinirli şekilde saygı sınırını tıpkı Peres gibi aşarak Hamas'ı ve Filistin'i savundu, İsrail'in katil bir ülke olduğunu ve Peres'in yaşlı olduğunu vurguladı. Gelelim moderatör'e. Gerçekten de büyük bir saygısızlık içinde olan moderatör'e ise yarı Türkçe yarı İngilizce itiraz eden Başbakan, omzuna ve koluna dokunan David Ignatius'u buna benzer bi hareketle iterek konuşmasına devam etti, en sonunda da "Sana da teşekkür ederim moderatör" ve " Daha da olsa gelmem!" gibisinden iki karizmatik cümleyle konuşmasını bitirerek salonu terketti.
İçimi biraz acıtan nokta şu; bugune kadar Türklere Kürt bir kedi bile vermeyen Talabani'lere, resmi ziyaretimizde bize kavgada söylenmeyecek sözleri söyleyen Kaddafi'lere, her fırsatta garip açıklamalar yapan küstah AB diplomatlarına felan hiç tepkimizi göstermezken, çıkarlarımızı hiç gözetmeyen bi kavganın içine girdik. Umarız Ortadoğu ve Balkanların en baba Başbakan'ının bu tavrından dolayı Türkiye kaybetmez. İnanın eğer kaybederse arkasında ne BM'yi ne de herhangi bi Arap ülkesini bulabilir.